12 Mayıs 2008 Pazartesi

dünyayı yeni keşfediyorsam

rock am ring'de franz ferdinand- take me out performansını izliyordum da, birden şaşırdım. inanılmaz bir kalabalık. uçsuz. işte groupie'lik orada asıl cereyan ediyor. bizim her konserde ay öne koşalım dememiz yalan. yüzbinleri aşıp, memeleri franz'a doğru açmak daha büyük olay.

oysa burda kitleler herhangi bir yere toplanamıyor bile. ne alaka demeyin. hem sarhoş hem de cıvıl yüzbinler güvenlikle orada durabiliyorsa ...

07 Mayıs 2008 Çarşamba

yükseliş ve düşüş - bölüm 2

ruh hallerime hitaben;


gel gitli bir insanım ben. genelde bunu en yakın çevrem kişisi dışında kimseye pek belli etmem. paranoyalarımdan haberdar olunabilir kolayca ama gelgitlerimden asla.
depresiflik tabi ki var ancak uzun süredir ne yazık ki tam bir boşvermişlik içine giremiyorum. sürekli aklım bir yerlerde. bu yazının sadece açıklayıcı girişiridir.

şu yıl (tabi ki doğum günüme göre)biterken, bana getirdikleri ve benden götürdükleri, tam da bir yükseliş ve düşüş hikayesine dönüyor. sırası farklı sadece. tam bir eğri çizemiyorum,devamlı inip çıkıyor.


1- geçen sene bu zamanlar yeni bir işe girdim. bundan tam bir yıl sonra iş yerinde tek yaptığım bir sanal gerçeklik oyununda müzisyen olmaya çalışmak (az önce mikrofon satın almak için londra'daki müzik dükkanlarını dolaştım), horriyetkom'a girip çıkmak, perez hilton'dan dünya ile ilgili son haberleri almak, tüm gün scrabble turnuvalarında dolaşmak, dışarı çıkıp ofis dedikodusu yapmak, çay içmek, çıktı almak (gerekli gereksiz) ve arada bazen çizim yapıp onu modellemek.


2- geçen sene bu zamanlar evim berbattı. garip bir sevgi besliyordum gerçi o eve. bundan bir yıl sonra yeni bir evdeyim, 5 gün sonra ikinci kiramı ödeyeceğim. bu evde çok mutluyum. huzurla geliyorum, huzurla ilgileniyorum evimle, seviyorum onu bir çiçek gibi :) temizliyorum, düzenliyorum, güzelleştiriyorum, resmen harcamalarımın çoğu ev için artık. gidip bir pabuç bile almıyorsa bir bayan, hm bayağı önemli işler dönüyor demektir (ya da iyice fakirleşmiştir).

3- geçen sene bu zamanlar yüksek lisans başvurum ile meşguldum. heyecanlı değildim pek. mecburiyetten , olabilecek (sistem ile ilgili, diğer okulların dandikliği ile ilgili) tek okul olan kendi okuluma başvurdum. netice de ilk dönemim bir gaz geçti. abidik istatistik dersinde bile huzurluyudum, geriye dönüp bakarsak, şimdi inanılmaz soğumuş, köşeye sıkışmış durumdayım. dert ettiğim tez değil, şu salak dersleri verebilmek, ne öğrendiğimizin, kimlerin öğrettiğinin belli olmadığı bu abidik derslerden nefret ediyorum. insan bilmediğini, öğretmeye çalışmamalı asla. hele yüksekte. komik olan mevcut idğer insanların bun kanabilecek kadar güdükcan ve naif olmaları. düşüşün daniskası.

4- maaşım süper yükseldi :P heheh .

24 Nisan 2008 Perşembe

random musings

facebook'da kadın olmak
fotoğrafla sosyalleşme aracı : facebook
güzelsem taglerim/taglenirim
moda'ya taşınma modası (bad quote ????? wtf!)

21 Nisan 2008 Pazartesi

dünyanın işleyişine ilişkin sorular mı var kafanızda?

buyrun buradan alın cevaplarınızı.

yükseliş ve düşüş - bölüm 1

heroes olsun bu sefer.

aslında preair ( dizinin bir bölümünün ya korsan ya da resmi sızdırılarak internete düşüşü) ilk bölümü izlediğinizde anlaşılan bir şeyler var. karmakarışık bu pilot, resmi yayın tarihi geldiğinde güzelce toplanıyor, kafa karıştırıcı her detay yok edilip yeniden sürülüyor.

heroes'un aşına gelecekler belki de en baştan beliydi. heyecanlı, sıkmayan ilk sezon yerini, grevin de biraz etkisiyle, karışık ama sıkıcı bir 2. sezona bırakıyor. hiro'nun japonya öyküsü gereksiz uzuyor, peter ilk sezon doyamadığı salaklığından hiç ders almıyor. volume 3 diye yutturacakları 2.sezon devamı seriyi heyecansız bekliyorum.

14 Nisan 2008 Pazartesi

elveda rumeli

fena değil sanki...

my blueberry nights

facia filmler kategorisinde alt sıralarda. yaznın gitgide jude law anatomik tasvirine dönüşme potansiyeli de mevcut.




film başlar başlamaz , evet bu aşk filmi diyebiliyorsunuz. kızın kararsızlığı, oğlanın da pek üstüne gitmeyişleri filmdeki aşk anlayışı nedir lan diye çileden çıkartabiliyor. sonra birden arayışları bitmeyen norah jones karakteri çekip gidiyor. yollara vuruyor kendini. şimdi 1. günden itibaren saymaya başlıyoruz. bu arada dikkatle bakamazsaız yollara vurulma kısmı pek gözünüze çarpmayabilir. bakkala gitti, giderken de yeni iş buldu da diyebilirsiniz.

ilk çalıştığı yerde tanıştığı karakterler gerçekten ilginç. işte şimdi biraz olsun film konuşmaya başlıyor. rachel wiesz kesinlikle fettan kalmalı. bu sürekli üstlendiği, sorumluluk sahibi, şeker mi şeker maceracı tiplemele o yüze ve vücuda hiç gitmiyormuş meğer. buradaki hikaye iç acıtıyor resmen. ayrıntısana giremeyeceğim, gözlerim sulanıyor.

işte filmin en gereksiz karakteri natalie portman'dan leslie. ne kızı sevebildim ne de burada oynadığı karakteri. kumar masasından, şans, kader, sorumluluk, hayat üzerine (her zamanki gibi) çıkarılar yapmamız gerek. babası ile problemleri olan kumarbaz kız profili pek kötüydü aslında. yine ben ilk hikayede'ki sue ve arnie'yi daha çekici buldum. (bu arada bu hikayelerin amacı norah jones'un canlandırdığı lizzie karakterinin kişisel gelişimini sağlaması, arayışlarından bir sonuç çıkarması, eski olduğu insandan kopmak istemesi, bunun da tek sebebi sevgilisinden güzel bir kazık yemesi)

filmi izlerken de hep aynı his uyandı bende. bu kızcağız jeremy gibi mühteşem bir insanı bulduktan sonra neden tee bu kadar günü ondan ayrı geçirdi ki? genelde böyle sorular sormazsınız film izlerken, ama bu filminde kötü yanı bu işte. bize kızın ortamı terketmesi için yeterince gerekli neden sunamıyor. tüm film boyunca ( özellikle duygusal kızımız mektubun yüceliğini savunadursun, jude law düzenli olarak tlefonla elisabeth isimli insanlarla knuşup onu arıyor, teknolojinin de böylesi biri mektup yazar diğeri almış cafe bumaralaını lizzie isimli garsonu sorar durur) dön new york'a git güzel oğlan bulmuşsun diyip duruyor insan.


jude law'un yaşlandıkça güzelleşmesi filmden bağımsız inancım. dandik, güzel tüm filmlerde görmek isterim kendisini. dönem filmlerine daha çok yakıştığı aşikar hatta keşke 8. henry'yi (dizi versiyonunda, the tudors)o oynasaymış. nedense , cafe sahibi niyork'lu insan gibi gelmedi bir türlü bana...

neticede mutlu son gibi bir şey var. altta görülen garip öpüşme sahnesi ile bitiyor. bu sahne gerçekten ilginç. beklenmedik şekilde de erotik... görmek gerek derim.

türk rap'i üzerine

sevdiğim bir yerden hoş bir yazı.

07 Nisan 2008 Pazartesi

çocukluk




06 Nisan 2008 Pazar

hiç anlaşmayalım

karşısındakini olduğu gibi kabul edemeyenler, üstün gelmek isteyenler, ezilmek isteyenler, ısrarcı olanlar, hiç umursamayanlar, bencillikten kırıp dökülenler, sürekli istekleri ile birbirini bitirenler, her şeye sahip olma arayışı, ruh eşi bulma adına terketmek herkesi, sürekli konuşanlar, hiç duymayanlar, söleneni yapan, düşünemeyenler, çıldırtanlar, öldürtenler, her şeye karışanlar, her şeyi bilenler, hiçbir şeyi bilmeyenler, konuşmayanlar, belirtmeyenler, takılanar, düzeltenler, bozanlar, bozduranlar, her kimse bunlar.

anlaşamıyorlar, uğraşmanın anlamı var mı ki?